Viva La Alegria

yavaş yürü, hayallerimin üzerine basıyorsun.

Fotoğrafım
Ad:
Konum: Istanbul

'Kırlarda ağaç tepelerini okşayan gizli bir meltem gibi esmeli, ancak bir kelebek gibi güçlü olmalı ve bir veronika çiçeği gibi zarif kalmalı...'

Cumartesi

mahmut abi.

Kimya yanıltır. Asıl olan zamanlamanın insanlardaki yansımasının ta kendisidir. Bu anlamda hangi noktada ve nerede Robin olduğunuz önem teşkil eder. Zira Robin oldum diye sevinirken, kendinizi Nora'ya asılmak için taktik istenirken bulabilirsiniz.

4. kattaki bir binadan, aynı pencereden ve aynı açıdan tren raylarına bakarken, sen biraz sonra hissedeceğin anlık nefes alış-verişlerinin hızlanmasına odaklanırken ben sabah kendimi bu balkondan atmayı düşlüyor olacağım. Ne yazık ki kendim de söylediğim kadar cesur ve dürüst değilim. İntiharımı engellemek için vaktim ve enerjim varken, kendimi boşluğuna kaptırmayı uygun gördüm. Suçluyum. Duygulu bir kadınım ya, o yüzden işte...

Yanlış yer yanlış zaman kavramı deli saçmasıdır. Yanlışı doğruya çeviremeyecek kadar yüreksiz ve nefessizsen, kendi yarattığın kuyularda boğulmaya mahkum olursun. Sisyphos düşünü hatırla. Bir faninin bir faniye imkansız olacak kadar geniş zamanı yoktur hayatta. Yanlış yeri de zamanı da yaratan düşüncesiz insanoğlunun tatminsizliğidir. Eller ellerle buluştuğunda kalbini camdan aşşşağı atmadığın sürece her sorunun cevabı o ellerdedir. İşte bu yüzdendir ki çok elleri ezberlesem de kimsenin kalbindeki sokağa çıkamadım. Samimiyetini çıkarıp tost ekmeğinin arasına koyacak, onunla da bize güzel bir ziyafet çıkaracak birisiyle karşılaşmadım henüz. Kahvaltıda ıslıkla La Marseillaise çalacak, dans ederek gelirken durup bir derin bakış atacak; tüm yanlış zamanlardan ve yanlış yerden sıyrılarak, var gücü ve benliğiyle tüm zamanları doğruya eşitleyecek birini hiç tanımadım. Varsa yoksa bir daha görüşmeyeceğini itiraf edecek kadar mert olmadığı için görüşme sözleriyle çekip gidecek insanlar çıktı yoluma.

Üzmeyelim canımızı... Olursa olur, olmazsa çay demleriz.


(Sırf Hatay'ın hatrına beynimden geçirdim bunu elbette. Başka hiçbir anlamı yoktu. Aşk şarkısı da değil zaten.)
(Bir Robin olsaydım Sandcastles in the Sand'teki gibi olurdu muhtemelen.)

Pazartesi

welcome to the machine

Makineye hoş geldiniz.

Çünkü şu anda Pink Floyd dinleyip McDonalds yiyorum. Elimde de Jacobs'un Etiyopyalıların gözyaşlarından damıttığı kahvem var. Fırtınadan dolayı dışarı çıkmaya korktum ama yemeği dışardan söyleyerek motosikletli birinin bu havada benim için yola çıkmasını sağladım.

Gün geçtikçe acımasızlaşan bir döngünün dişlilerinde kafatasımızı ezdirerek yaşamaya çalışıyoruz. Başarabildiğimizi zannetsek de, yaşamak adı altında yaptığımız tek şey akşam karnımızı doyurup uyumak. Standartlarımız gitgide düşüyor. Bizi hayatta tutan tek şey olan umudumuzu yavaşça bir ağaç dibine bırakıp uzaklaşıyoruz. Umudumuz bittikçe tahammülsüzleşiyoruz. Tahammülümüz kalmadıkça nefret söylemleri başlıyor. Nefret ettikçe küçülüyoruz. Küçülüyoruz. Yok olana ve yok edene dek küçülüyoruz.

Önce küçük reklamlarla hayatımızı daha iyi yaşayabileceğimize inandırdılar. Şu televizyon denen konuşan makine içindeki adamlar yaptı bunu. Önce küçük reklamlarla küçük keyifler vadedildi. Belki bir gofret, belki bir çikolata sundular yeni çıkan...

Sonra önümüzdeki makineyle tanıştık. O bizim yerimize konuştu. Önce kullanmamız gereken işletim sistemini gösterdi bize. Belki bir kodlama, belki bir tasarımla o da girdi beynimizin içine. Küçük adımlarla, yavaş yavaş, bir kodlamayla başladı.

Sırasıyla ön yargılarımızı oluşturan düşünceleri okumaya başladık. Hoşumuza gittiği için okuduğumuzu sandık, hoşumuza gitmesinin sebebinin ne olabileceğini hiç düşünmedik. ''Güzel kadınlar beyaz tenli olur.'' gibi bir şeyle başladı bu serüven. Herkes beyaz tenli olduktan sonra satacak bir şey kalmamaya başlayınca, bu ön yargı ''Güzel kadınlar beyaz tenli ve dövmeli olur.'' a dönüştü. O ve'ler hiç bitmedi. Çünkü kapitalizm bize satacak yeni bir şey her zaman buldu.

Eskiden makyaj yapmak ne kadar kolaydı. Bir far, bir ruj bir de fondöten yeterliydi. Şimdi bir far sürebilmek için önce far bazı sürmeniz gerekiyor. Far bazından sonra 3 çeşit farı karıştırıp sürmelisiniz. Bunu yaparken far fırçası almalısınız. Bu arada o fırçayı temizleyen bir baza da ihtiyacınız var. Son olarak farınızın akmaması için de makyaj sabitleyici kullanacaksınız. Eyeliner sürmeden de olmaz tabi. Eyeliner sürdüyseniz maskara da kullanmanız şart. Maskara sürecekseniz de takma kirpikle görünüşünüzü taçlandıracaksınız. Çünkü her şeyin kalitesi aynı kalsaydı bir kez aldıktan sonra bir daha asla far almayacaktınız. Yavaş yavaş her şeyin kalitesini düşürüp, yükseltmek için tonlarca para vermeniz gerekiyor. Yani hayat kaliteniz siz fark etmeden düştü, düştü, yükselttiğinizi zannedip bir ürün satın aldığınızda yalnızca eski kalitenize varmış oluyorsunuz. Bu size ne hatırlattı?
Eroin bağımlılığı.

Her gün e-mailinize düşen iş ilanlarına göz gezdirin. ''X Bank sizin gibi adaylar arıyor!''. Hayır, aramıyor gerizekalı. Çünkü artık bizim makinelerimizden öğrendiğimiz ön yargılarımız var. Çünkü artık bizim makinelerden öğrendiğimiz ''Hayatta kalmak istiyorsan başkasını öldür.'' felsefelerimiz var. Hiçbir işe yaramayan seminerlere bu yüzden gittik, kimsenin konuşmadığı dilleri bu yüzden öğrendik. Bizi kalabalıktan ayırmasını istediğimiz için. Hastalıklarımızın bile şekli değişti. Evet, sana söylüyorum. Seni kemirip bitiren hastalıkların bile artık modaya uygun olarak ilerliyor.
Vücudunu bile kendin kontrol etmiyorsun.

Her şey bir gofretle başladı.

Cuma

Karganın kedi maması yediğini biliyor muydunuz?

Kendime bir ev inşa etmiştim asırlar önce. Kiminle, nerede kayboldu bilmiyorum. Gören oldu mu?

21 enkazıma 1 enkaz daha katacağım 1 ay sonra. Zaten açıp Teoman dinlemeye başlıyorsam gerçekten yaşlanmışım demektir, hiç sevmem o iti. Kattığım her enkaz beni kendi sonuma da yaklaştırırken evime bakıyorum. Kaybettiğim evin aslında tam içindeyim. Kaybolan kendimim belki de, eskizlerim bulanık. Güzel resim de çizemem zaten. O yüzden mimar olmadım.

Oysa bilirim, bir eve ait hissetmemek baş belası bir sancıdır. Herkese musmutlu evler çizmek isterdim. Kimse bir daha evini kaybetmesin diye. Deniz kumu güzeldir ama ev yapımında kullanılmaz derdim müteahitlere. Ya da tutardım kolunu tüm doğal afetlerin, sorardım bizden ne istiyorlar diye.

Sigara öldürür ama oksijenin de yaşattığını söyleyemeyeceğim.

Velhasıl hayatımı insan haklarına adadım. Umarım insanlar beni benim Ankara'yı sevdiğim kadar severler. Çünkü Ankara gibi suratsız ve griyim. Karasal iklimimde çirkin çiçekler açar.

Artık evde Vagon çayı yapabiliyorum. Evimdeki fotoğraflardan bir güzel keşfetti gizli malzemeyi. Anlayacağınız artık hayatın hiçbir sırrı kalmadı.

Konudan uzaklaşıyorum, evim diyordum. Her zamana bir anı yüklemek beynimizi yoruyor olmalı. Evimi de yormuş, boyaları atıyor ağlamaktan. İstanbul'u kusuyor duvarları. Miadı dolmuş, ama o da benim gibi vedaları sevmez. İçine içine kusuyor işte tüm anıları.

Sonbahar da bitti yine. Biten her şey güzeldir. Bitmeseydi güzelliğini anlayamazdık, bundan eminim. Çünkü insanoğlu unutkan ve nankördür. Ona, bir şeylerin iyi olduğunu hatırlatmak için önce bitirmek gerekir. Bir daha sahip olamayacağını vurgulamak gerekir. Birdenbire biten şeylerin aslında en değerli şeyler olduğunu düşünürüz o zaman. Hayat çok değerlidir; çünkü biter. Hayatın sadece iki kişinin genlerini karıştırarak ortaya çıkardığı bir madde olduğunu kabul etmek işimize gelmez. Yedi milyar aynı tür hayvanı sui generis önemli kılan şey hepsinin ayrı ayrı bir sürü bitecek şeye sahip olması ve onları sonunda kaybetmesidir.

Artık siz de hayatın sırrını biliyorsunuz.

Pazartesi

we are eternal. all this pain is an illusion.

Devam etmek istiyor musunuz?

Omuzlarımıza yüklenen yük altında pedal çevirerek hızlı ve yorgun adımlarla ilerliyoruz geleceğe. Omuzlarımıza binen ayaklar da biziz. Kırbaçlamaya bayılırız, kırbaçlanmaktan ise delicesine kaçarız. Bilmeyiz ki kırbaç tutan eller de insandır... Bizi bitiren antipati'dir. Üzüntüden çektiğimiz sigara dumanını yüzünüze üflemeyi de iyi biliriz. Ciğerlerimiz zehirleniyorsa sizinki de zehirlensindir. Kin tutulsundur, öç alınsındır. Üzerimizde gözü olanın gözü çıksındır.

Karşımızdakini değersiz hissettirerek türlü manipülasyonlarla çabalayarak elinde ne var, ne yoksa almalıyızdır. Sen kimsin ki bize parmağını doğrultacaksın? Bizim ellerimizde üstüne salmaya hazır şeytanlarımız var. Senin yerinde kendimizi düşünüp kalbimizin kırılacağını zannediyorsan, çok yanılıyorsun. Zira düşersen videonu youtube'a koyar bayılana kadar güleriz. Zira gizli pornon çekilirse ask.fm'e girip hesabını trolleriz. Zira instagram'da bikinili fotoğraf paylaşırsan salyalarımızı akıtırız, ancak sevgilimizin biskolata erkeğine gözü takıldığı anda kafasına tava fırlatırız. Çünkü biz alıp vermemek için yaşıyoruz. Çünkü biz çevirdiğimiz pedallara karşılık gelen kağıtları eskortlara bayılıp evde karılarımızı mutfakta ağlatmaya bayılırız. Çünkü ne de olsa biz olmayanın kafayı üşütmesi müstehaktır. Dinlemediğimiz herhangi bir müzik aptalcadır. Boyatmadığımız herhangi bir saç rengi orospulara yakışır. Dar kot pantolon çok yakışsa da giyemediğimiz için gay işidir. Mekanda tek başına alkol alan kadın kaşardır, bunu yapan biz isek cool oluruz, sevgilimiz ise kesin bizi aldatıyordur!

Bu yazdıklarımı okuyan insanların çok büyük bir çoğunluğu ise bunları yapmadığını iddia ederek vicdan saklambacı oynamaya devam edecek. Bunu yaptığınızı farkettiğinizde (olur ya, belki farkedersiniz) sayfayı kapatın. Kendiyle yüzleşecek kadar mert olan insanlar geri kalanını okusun.

Cehennemin dahi çabalayarak kazanılması gerektiği bir dünyada çocuk olmanın değerini bilemedik. Zira birileri bize 11 yaşından sonra bir daha asla popomuzu huzur içinde çimenlere koyamayacağımızı söyleseydi, o günleri daha çok aklımda tutmaya çalışırdım. Tanrı biliyor ya, türlü çakıllı yollara rağmen düştüğümde güldüğüm günlerdi. Sonra önce kendime inancımı kaybettim. Derecelerim düşe düşe ilerlerken, derecelerim düştükçe ben çalışmadım, ben çalışmadıkça düştü. (Kara deliği çok uzaklarda aramanıza gerek yok, kara delik içinizde. Ve inanın bana eğri büğrü renkli plasebolar da o deliği kapamıyor.) Sonra dünyaya inancımı kaybettim. İnsanlara inancımı ise çok yakın zamana dek kaybetmemiştim. Onun sebebini kendime saklıyorum, zira yazıyla pek de bir alakası yok. Velhasılıkelam onu da kaybettim işte.


Aslında her şeye inancını kaybedince insan daha güçlü oluyor. Ne kendinin, ne dünyanın, ne başkasının kölesi oluyorsun. Bilgisayar oyunu oynarken insanları öldürdüğünde onların gerçek olmadığını bilerek üzülmüyorsan, etrafında dönen olayların gerçek olmadığını, kurmacadan ibaret olduğunu gördüğünde de pek canın yanmıyor. Sana aşık olduğunu söyleyen sevgilin gece uyuduğunda modern aptal kutusunun başına geçip onun bunun bacağına baktığında, verecek mantıklı bir açıklaman oluyor, duyguların belli bilgisayar kodlarından farksız olduğunu hissetmek. 

Benim hissettiğim şeylerin gerçek, etrafımdaki her şeyin düzmece olduğunu söylemek de biraz antipati, biliyorum. İşte bu yüzden yazımın başıyla hiç de çelişmiyorum. Çünkü ben de böyle biriyim. Kitaplarda bahsedilen şeytanı başka yerlerde aramayın, o şeytan aynada gördüğümüz ışık yansımasının ta kendisidir. 

... . ...- --. .. .-.. . .-. 

Çarşamba

Suçluyorum

Cevdet, sen aşktan ne anlarsın?

Yıllarını omuzlarına yedirememiş bir adamdı Cevdet. Dar omuzlu olmanın dar hayatı sonuçlaması gerektiğine inanırdı. Yaklaşan fırtınalara karşı göğüs germek yerine romatizmalı bileklerini ovar ve ağlardı. Cougarların ve AYIların birbirleriyle kapıştığı bu dünyada yapmaya çalıştığı şey tam olarak ölü taklidi yapmaktı. Birkaç cougar'a kendini koklatıp yanlarından sinsice geçmelerine izin vermek, ve fakat sonrasında vahşi dişlerini hatırlayarak neden bunu yaptığını, neden savunmasızca mahremini koklattığını sorgulamak. Kendi çalıp kendi oynamak anlayacağınız. Kendi yağında kavrulamamak, yanmak.

Kafası karışmış bir balıktı Cevdet. Öyle ya, balıklar çok kafası karışık canlılardır. Siz bilmezsiniz ama bence bazen nefeslerini tutarlar. Büyük baloncuklar çıkartarak konuşmaya çalışırlar dünyayla. Kimse seslerini duymaz, zaten onlar da umursamaz. Çünkü zaten üç saniye sonra unutulacaktır yaşadıkları. O yüzden ne düşünürse düşünsün zaten unutulacak güvencesiyle gelişine vururdu Cevdet. Belki de akvaryumdu, etrafındaki balıklara bu yüzden tepeden bakıyor ve öylesine fütursuz yaşıyordu yedi aydır. Geciktirici etkili latekslerinin hesabını kimseye vermeyeceğini umuyordu. Çünkü umarsızca vazgeçmişti bu makyajlı hayvanat bahçesinden. Tuttuğu nefeslerin haddi hesabı yoktu. İşin kötüsü; sesini duyurmuştu baloncuklarıyla. Sağır taklidi yaptı balıklar. Çünkü önlerinden geçecek bir sonraki küçük balık düşüncesi iştahlarını açıyordu. Burçlarına ve yükselenlerine yükledikleri boktan birkaç negatif özellik, sanki kendilerinin değilmiş gibi davranarak rahatça kulaç atabiliyorlardı akvaryumda. ''Ay şekerim bugün sevgilimi aldattım ama benim yükselenim ikizler, dengesizim ya ben şimdi, oluyo ööle'' diyerek kaçabileceklerini sanıyorlardı toplumsal yargılardan. Artık kimsenin kimseyi yargıladığı da yoktu ya bu freak show'da, o ayrı mesele.

Değer yargısızlığının, küçümsemenin, yutacak küçük balık ve ceylan arayışlarının, hatta ve hatta 1969'da kapitalist sisteme karşı ortaya çıkan hippie akımının MODA olduğu, bizimse Freak Show olarak adlandırdığımız ''cesur yeni dünya''da ölü taklidi yaparak hayatta kalmaya çalışan bir adamın vücut bulduğu Cevdet, balkona çıkıyor ve Emile Zola edasıyla şöyle bağırıyordu: ''J'accuse!''

Cumartesi

hiss'i kable'l-vuku

en garaibi de şunu demektir her şeyin ardından: böyle olacağını biliyordum.

Yokluğunda içimdeki nergisler soldu. Onları severdim, bilirsin. Ehemmiyeti yok. Zaten solacaklardı, öyle ya, dalından koparıldı bir kere. Sadece su vermedik, eğildi. Kırgınlığım evrenini yoksun kılar bundan kelli. Varolmamış bir kütlesel enerjisin nezdimde. Duygular işin içine girdiğinde e bazen eşit değildir mc2 anlayacağın.

Çünkü sen beni anlardın, acılarım acılarına yakınsaktı. Ama belki de insan tattığı şeyi tattırmak istiyordur bazen, en sevdiğin tatlıyı arkadaşına önermek gibi. Biraz da sen ağla gibi. Biraz da sen yan. Evet, canice. Ama zaten insan olmak caniliği içinde eritir. Boşver bunları, ben mutluyum. Çünkü mutsuzum. Yokluğunda skrillex sever oldum. Demek ki omnia mutantur nos et mutamur in illi. Bu yüzdendir ki bir ihtimal seni anlayabilirim. Çünkü asla seni anlamayacağımı söylediğimde bir gün anlayacağım demektir.

Ben kötü bir zat değilim. Olmak da istemedim. Dostluğun yangın kalbime sular serperdi. Ferahlardım. Bu bir aşk değildi evet, olamadı. Ama, bence daha mühimiydi duyguların. İşte sen de bunu bilmezsin. Sen her daim yapay aşkların koynunda beyaz geceleri arayacaksın, bense sa-de-ce iki kelama hasret.

Ve dahi kindarımdır. Başına gelmiş, geliyor olan, gelecek olan her musibet saç diplerine kadar saldığım karmik tomurcuklardır. Nasılsın demeyeceğim, iyisin tabi. I mean, çok kadın hiç kadındır, bunu tahmin edemeyecek yaştasın. Çünkü her daim öğretmene ödevimiz olduğunu hatırlatan o piç küçük çocuk kalacak zihnin.

Ağıtlar yakmayacağım, o başka kadınların işidir şu vakıt. Kilometreler dolusu acı biriktirdim, bunu yadsımam. Önce göm beni, sonra anla. Önce öp beni, sonra doğur. Ah min-el aşk ve min-el garaib.

koca yasli sisko dunya

istedim ki her sey fitratima uygun olsun. -bu kez olmadi.

size bunlari hic bilmediginiz bi yerden yaziyorum. belki de hic bilmediginiz bi yola yuruyorum. artik umutlu veya sevincli degilim, maskelerimi cikardim; bir icim ve bir yudum kaldim. bazi islakliklar kalp yanginlarinin demidir. bazi sarkilarsa yalan soyler. demle kalbimi koy sofraya iste tatava yapma, nasilsa her turlu suyunu cikaracaksin.

bugun kalbimi eski bir plak gibi, oyle cok tersine cevirdim ki. bazi sarkilar vardir. cizirtili bir yagmur gununu anlatir. uzaklarda suren kahve mantolu bir hayati. deniz bazen kendini kaldirimlara firlatir. keske ismim iris olsaydi. keske ismim herkese kahve mantosuyla kosan hayati anlatsaydi.

bazi sarkilar vardir. ellerimin kemanla bulustugu noktada radikal anlam kazanir. beni guclendirmeyen sey beni oldursun artik tanrim, artik, sarkastik cumleler kurmak istemiyorum.

bazi sarkilar vardir. bir yerlerde unuttugum siyah yuzugumun hikayesini anlatir. karanligin dibinde yalniz, acmanin acisini. her daim yanlis duraklarda kaybolmanin acisini. hicbir zaman sevilmemis olmanin acisini. ve ardimdan sevilenleri vitrine koyup zorla seyrettirilmenin acisini. ben ne zaman olecegim tanrim? sabah olunca mi? keske birkac dakikayi ipek mendillere sarip yolluk yapsaydim. irilesen, gitgide irilesen keder gibi. ismi nedenlice ir/is oluveren bi agac gibi. o kucuk kiz degilim didem. artik sari yapraklarin olu olduguna inaniyorum.

bazi sarkilar vardir. bir gece 05:47de uyanip art arda yaktigin sigaralari anlatir. kirmizi bir cakmak gibi neseli olmek olurdu o sarkinin adi. o sarkinin adi, ardinda yalnizca nemli sigaralar birakmanin acisi. keske ismim iris olsaydi. keske ismimin bir anlami olmasaydi.

herkes cikarsin simdi kalbini o cirkin mucevher sandigindan. ve herkes kendine demli bir cay yapsin, tanrim. iste o zaman bir daha asla neden diye sormayacagim.

Pazar

''cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün''

Şu anda birlikte oturmuş olduğumuz masada, senin bulunduğun sandalyede, yalnız oturuyorum. Bu sandalyeden kendi sandalyemi izlemek çok acayip. Etraftaki geri kalan nesneler bulanıklaşıyor. Film karesi gibi. Ve alkol bu filmde rol oynamıyor. Uzun süre baktım o sandalyeye. Senin gözünden kendimi görmeye çalıştım. Güzel açıymış. Dikkat dağıtabilecek çok ayrıntı var. Bu açıdan düşündüklerini yaşamaya çalışıyorum. Çok mümkünmüş gibi... Bir çeşit acı çekme seansı olarak adlandıracaklar belki okusalar; ama ben buna umut diyeceğim.

Konuşmamızın ayrıntılarını unutmaya başlıyor gibiyim. En büyük korkumdu bu. Oturduğumuz yeri, çalan şarkıları, içtiğimiz biranın markasını, giydiğin baykuşlu t-shirtü hatırlayacağım da; sesini, düşüncelerini, kurduğun cümleleri yavaş yavaş unutacağım. Keşke bu kadar boş ayrıntıları kafama çivi gibi çakacağıma ses tellerinden yelkenler yapsaydım beynine. Onları unutmazdım böylece. Ben seni düşündükçe zihnimin ufuklarında yol alırlardı. Belki unutmak iyi biridir? Çünkü sen ne bu sandalyeye ne de giydiğim turuncu gömleğe bir daha dönüp bakacaksın. Onlar senin için bir amaca ulaşmak için aşman gereken engeller oldu sadece. Benim içinse o baykuşlu t-shirt bir tren rayı olarak kalacak. Artık kendimi üzerine mi bağlarım, yoksa  Hepsi geride kaldı. Hepsi artık bir film karesi gibi, birinden duyulan bir hikaye gibi silik ve uzakta. Buna üzülmüyorum. Çünkü yakında olsaydı bu benim felaketim olurdu, her gün tutmaya çalışırdım. Ve bu çoğu zaman canımı yakardı. Anların en güzel özelliği belki buydu; onu tutamıyor olmak. Bu kağıdı tutabiliyorum, ama bunun bile üzerine şu anda bira dökmeyeceğim/ne emin olamıyorum. İşte hayat. Boktan savunma mekanizmalarıyla dolu bir oluşum. Biramı, dökülmesin diye sımsıkı tutmam gibi gerçek ve anlamsız bir çaba. Bu sandalyeye kilitli yarım saattir oturuyor olmam gibi. İşe yaramayacak, yok olacak anlamsız-bir-çaba.

Sırılsıklam oldum, üşüdüm ve belki de yarın hastalanacağım. Ama hepsi bu masaya oturmak içindi ve bir şaka gibi ağzına kadar dolu barda beni bekleyen yalnızca bu masa boştu. Biliyorum, buna tutunmalıyım. Biliyorum, buna tutunmayacaksın. Ama ''sevgi neydi? sevgi dostluktu, sevgi emekti.'' En azından tek başıma da olsam emek veriyorum bu anıların varlığına tutunmaya. Sımsıkı sarılıyorum. Çünkü bizi hayatta neyin beklediğini bilemeyiz. Belki de bu kapıdan içeri gireceksin. Bu ihtimal milyonda bir. Ama başka yerde bekleyeceğime burada beklerim? Her türlü zaten kalbimi ve varlığımı ben bu masaya koydum. Evet, şu an gerçekten Ted oldum ve slutty pumpkin'imi bekliyorum. Bu pathetic bir şey değil. Bununla gurur duyuyorum. Bu sandalyeye sarılmak yerine dışarda birileriyle görüşüp, başka kokularla tanışıp seni unutmaya çalışsaydım, asıl bu pathetic olurdu. Olmak istediğim yerdeyim. Seninle ya da sensiz. Mutlu hissediyorum. Küçücük bir ihtimale kocaman bir bekleyiş sığdırdım. Belki insanlar buna üzülürdü, ki arkadaşlarım mesela... ama bu durum beni mutlu ediyor. Kapıya bakıyorum ve aradığım şeyi bekliyorum, umutvarım, umutvarım, umutvarım. Olmak-istediğim-yerdeyim. Aklımın ve kalbimin beni getirdiği yer burası. Onlara kızıyorum çoğu zaman, sözümü hiç dinlemiyorlar. Onlar seni unutmak istedikleri zaman unutacaklar ve ben de o zamana kadar kalbimin kapısından sana bakacağım sandalye uzatmak için. Evine gelmeyeceğim. Kapını çalmayacağım. Mesaj atmayacağım, fikrini sormayacağım. Çünkü sevgi emekti. Beklemekse bir savaştı. Ve bu savaş yalnızca bana ait. Sen bu senaryoda yalnızca beklenen mutlu son'sun...

Pazartesi

dehliz


İnsan, harika yaratık, umudun dibine vurduğu anlarda bile, kendine bir farazî düş kurup ona tutunarak  çıkmayı başarabiliyor bok kuyusundan.

Salı

sarı



Sarı bi sessizlik.
Korkusuz, cüretkar, arsız.

Hiçbi' şeyin her şeyliğe uzadığı anlık, aynı zamanda ansızın bölük pörçük zaman dilimleri. Sevmeden geçer miydi zaman ya da durdurabilir miydik sevmeyi? İmkansızlık bulutları dağılıyor koyu maviye. Cahil bir telaş basıyor kalbi. Tatak tatak tak tak.. Çorak topraklar gibi kurumuş o kalbin, içselleştiriyorsun gitgide onu inadına, alelacele, bir terkedişle.

Çaresizliğin sesini duyabilir miydin?
Peki ellerinle bu aşkı meşru kılabilir miydin?
Söylenecek her sözü söyleyebildi mi vücutlar yoksa yarım mı kaldı her şey?
Sonsuz ve sonuçsuz kalmasın bu aşk.










                                sarı olsun.